Salı, Şubat 17, 2026

BONCUK

Camı açtı, derin bir nefes çekti içine. Serin ama üşütmeyen, yosun kokan hava ciğerlerine dolar dolmaz öksürmeye başladı. Son 1 yıldır özellikle sabahları bir öksürük peydah olmuştu. Bir saate yakın öksürüyor, ciğerleri çıkacak gibi oluyordu. Sağlık ocağındaki doktor “Beni aşar bu,” deyip hastaneye yönlendirince anlamıştı aslında yolun sonuna geldiğini. Babası da aynı meretten, henüz 54 yaşındayken ölüp gitmişti arkasında onu 12 yaşında bırakarak. 

Emekli olalı 4 yıl olmuş, karısı da başkasıyla kendisini bırakıp kaçtığından şu hayatta tek başına kalmıştı. Babasının yaşadıklarını yaşamak istemiyordu, o yüzden hastaneye falan da gitmemişti. Herşeyi bir hafta içinde yarı fiyatına satıp savıp Bodrum’a yerleşmesi bundandı: Son yıllarını mutlu geçirmek istiyordu. Eski hayatından buraya getirdiği tek şey çok sevdiği kedisi Boncuk’tu. Boncuk’u yağmurlu bir gecede apartman girişinde ıslak bir şekilde tirtir titrerken görmüş, eve almıştı. Kimseden görmediği yakınlığı kedicikten görmüştü o günden sonra. Fakat mutluluk kısa sürmüş, bir sabah kalktığında Boncuk’u hareketsiz yerde yatarken bulmuştu. Tam da öksürüklerinin başladığı, ilgiye ihtiyacı olduğu günlerde ölmüştü Boncuk. Bu sebepten birilerini bulmuş, tonla para vererek doldurtmuştu kediyi. O günden sonra birlikte yatar olmuşlardı kediyle...

Ufacık bir ev bulmuştu kendine Yalıçiftlik’te. Bodrum’a biraz uzak gibi gelse de hayatı büyükşehirde geçmiş biri için bunun bir önemi yoktu. Parası bu kadarına yetmişti. Kalan parasıyla da ilk gördüğünde aşık olduğu ama gençken parası yetmediğinden yaşı ilerlediğinde de araç çok eski kaldığından alamadığı o arabayı almıştı: Turuncu bir 1975 model Volvo 244GL... Bodrum’da hangi gün pazar varsa arabasına binip o pazara gidiyor, alışveriş yapıyordu. 3-5 kez Fatih Bozoğlu’nun pazar programına bile katılmıştı. Pazar alışverişinden sonra evine geliyor aldıklarını tanzim ediyor, kimilerini turşu kimilerini reçel yapıyor, otları kavurup sarmısaklı yoğurtla yiyor, yanına iki duble rakısını da içmeyi ihmal etmiyordu. Yaşarken iyi yaşayamamış olsa da, kararlıydı. Ölürken iyi ölecekti...


Bugün Bitez Pazarı’na gidecekti. Bitez Pazarı her zaman hoşuna giderdi. Aslında tüm pazarcılarla ahbap olmuştı. Ama Bitez Pazarı’nda Diğer pazarlara göre pazarcılar aynı olsa da pazara gelenler farklıydı. Bu yüzden “Sosyete Pazarı” olarak adı çıkmıştı Bitez pazarının.

Öğleni bulmuştu gitmesi. Alışverişini yaptı, birşeyler yemek için Kısmet Lokantası’na oturdu. Tam o sırada kendi yaşlarında, uzunca boylu, küt kumral saçlı bir kadın girdi içeri. “Ne hoş kadın,” diye geçirdi içinden ve izlemeye başladı. Kadın önce her daim çeşit çeşit leziz yemeklerin durduğu tezgâha geçti. Oradakilerle selamlaştıktan sonra siparişini verdi ve oturmak için masa bakmaya başladı. Tüm masalar doluydu.

Buyurun hanımefendi, ben de yalnızım, isterseniz birlikte oturalım...

Kelimeler ağzından istemsizce dökülmüştü. Çapkın bir adam sayılmazdı, hele ki tanımadığı bir kadına bu şekilde bir teklif yapacak biri asla değildi. Bu yüzden hem kendine şaşırdı hem de kadının gelip oturmasına. En büyük şaşkınlık ise yemekleri geldiğinde olacaktı: Her ikisi de aynı yemeği sipariş etmişlerdi: Karnıyarık, domatesli pilav ve cacık...

Sohbet sohbeti açtı, yemekler bitti, tam kahve söylenecekti ki kadın elini tuttu:

“Dur.. Bugünün şerefine seni Sevil’in yerine götüreyim, kahvelerimizi orada içelim.”

Yürüyerek Maride’ye gittiler. Kadının arkadaşı Sevil de oturdu masalarına, sohbet sohbeti kovaladı, akşamı ettiler. Akşam ise program bambaşkaydı: Trafo’da yemek, ardına Veli Bar’da kokteyller.. Başına gelenlere inanamıyordu. Eve geldiklerinde saat sabaha karşı 2’ye geliyordu. Turuncu Volvo’ya bayılmıştı kadın. Yol boyunca orasını burasını kurcalamıştı. Arabadan iner inmez sarılmış ve eve doğru yürürken dudaklarından öpmüştü. Yarı çıplak yatak odasına girdiklerinde ise kadın çığlığı bastı:

“Aman allahım, bu da ne! Çabuk çıkar şunu buradan, doldurulmuş bir kedi bana bakarken o yatağa giremem!”

Yaşına göre oldukça hareketli bir gün ve artık unuttuğu şeyleri yaşadığı bir geceden sonra kalkması sabah 10’u bulmuştu. Yataktan kalktı, camı açtı, derin bir nefes çekti içine. Serin ama üşütmeyen, yosun kokan hava ciğerlerine doldu. Bir kez daha, birkez daha.. Yıllardır süren öksürük kesilmişti! İçeriden kadın seslendi:

“Hayatım, kahvaltı hazır, hadi gel...”

“Geliyorum canım..”

Tam içeri giriyordu ki gözü, akşam o heyecanla dışarı attıkları Boncuk’a takıldı.

O an kafasına dank etti: Babasında da kedi allerjisi vardı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder