Salı, Şubat 17, 2026

BONCUK

Camı açtı, derin bir nefes çekti içine. Serin ama üşütmeyen, yosun kokan hava ciğerlerine dolar dolmaz öksürmeye başladı. Son 1 yıldır özellikle sabahları bir öksürük peydah olmuştu. Bir saate yakın öksürüyor, ciğerleri çıkacak gibi oluyordu. Sağlık ocağındaki doktor “Beni aşar bu,” deyip hastaneye yönlendirince anlamıştı aslında yolun sonuna geldiğini. Babası da aynı meretten, henüz 54 yaşındayken ölüp gitmişti arkasında onu 12 yaşında bırakarak. 

Emekli olalı 4 yıl olmuş, karısı da başkasıyla kendisini bırakıp kaçtığından şu hayatta tek başına kalmıştı. Babasının yaşadıklarını yaşamak istemiyordu, o yüzden hastaneye falan da gitmemişti. Herşeyi bir hafta içinde yarı fiyatına satıp savıp Bodrum’a yerleşmesi bundandı: Son yıllarını mutlu geçirmek istiyordu. Eski hayatından buraya getirdiği tek şey çok sevdiği kedisi Boncuk’tu. Boncuk’u yağmurlu bir gecede apartman girişinde ıslak bir şekilde tirtir titrerken görmüş, eve almıştı. Kimseden görmediği yakınlığı kedicikten görmüştü o günden sonra. Fakat mutluluk kısa sürmüş, bir sabah kalktığında Boncuk’u hareketsiz yerde yatarken bulmuştu. Tam da öksürüklerinin başladığı, ilgiye ihtiyacı olduğu günlerde ölmüştü Boncuk. Bu sebepten birilerini bulmuş, tonla para vererek doldurtmuştu kediyi. O günden sonra birlikte yatar olmuşlardı kediyle...

Ufacık bir ev bulmuştu kendine Yalıçiftlik’te. Bodrum’a biraz uzak gibi gelse de hayatı büyükşehirde geçmiş biri için bunun bir önemi yoktu. Parası bu kadarına yetmişti. Kalan parasıyla da ilk gördüğünde aşık olduğu ama gençken parası yetmediğinden yaşı ilerlediğinde de araç çok eski kaldığından alamadığı o arabayı almıştı: Turuncu bir 1975 model Volvo 244GL... Bodrum’da hangi gün pazar varsa arabasına binip o pazara gidiyor, alışveriş yapıyordu. 3-5 kez Fatih Bozoğlu’nun pazar programına bile katılmıştı. Pazar alışverişinden sonra evine geliyor aldıklarını tanzim ediyor, kimilerini turşu kimilerini reçel yapıyor, otları kavurup sarmısaklı yoğurtla yiyor, yanına iki duble rakısını da içmeyi ihmal etmiyordu. Yaşarken iyi yaşayamamış olsa da, kararlıydı. Ölürken iyi ölecekti...


Bugün Bitez Pazarı’na gidecekti. Bitez Pazarı her zaman hoşuna giderdi. Aslında tüm pazarcılarla ahbap olmuştı. Ama Bitez Pazarı’nda Diğer pazarlara göre pazarcılar aynı olsa da pazara gelenler farklıydı. Bu yüzden “Sosyete Pazarı” olarak adı çıkmıştı Bitez pazarının.

Öğleni bulmuştu gitmesi. Alışverişini yaptı, birşeyler yemek için Kısmet Lokantası’na oturdu. Tam o sırada kendi yaşlarında, uzunca boylu, küt kumral saçlı bir kadın girdi içeri. “Ne hoş kadın,” diye geçirdi içinden ve izlemeye başladı. Kadın önce her daim çeşit çeşit leziz yemeklerin durduğu tezgâha geçti. Oradakilerle selamlaştıktan sonra siparişini verdi ve oturmak için masa bakmaya başladı. Tüm masalar doluydu.

Buyurun hanımefendi, ben de yalnızım, isterseniz birlikte oturalım...

Kelimeler ağzından istemsizce dökülmüştü. Çapkın bir adam sayılmazdı, hele ki tanımadığı bir kadına bu şekilde bir teklif yapacak biri asla değildi. Bu yüzden hem kendine şaşırdı hem de kadının gelip oturmasına. En büyük şaşkınlık ise yemekleri geldiğinde olacaktı: Her ikisi de aynı yemeği sipariş etmişlerdi: Karnıyarık, domatesli pilav ve cacık...

Sohbet sohbeti açtı, yemekler bitti, tam kahve söylenecekti ki kadın elini tuttu:

“Dur.. Bugünün şerefine seni Sevil’in yerine götüreyim, kahvelerimizi orada içelim.”

Yürüyerek Maride’ye gittiler. Kadının arkadaşı Sevil de oturdu masalarına, sohbet sohbeti kovaladı, akşamı ettiler. Akşam ise program bambaşkaydı: Trafo’da yemek, ardına Veli Bar’da kokteyller.. Başına gelenlere inanamıyordu. Eve geldiklerinde saat sabaha karşı 2’ye geliyordu. Turuncu Volvo’ya bayılmıştı kadın. Yol boyunca orasını burasını kurcalamıştı. Arabadan iner inmez sarılmış ve eve doğru yürürken dudaklarından öpmüştü. Yarı çıplak yatak odasına girdiklerinde ise kadın çığlığı bastı:

“Aman allahım, bu da ne! Çabuk çıkar şunu buradan, doldurulmuş bir kedi bana bakarken o yatağa giremem!”

Yaşına göre oldukça hareketli bir gün ve artık unuttuğu şeyleri yaşadığı bir geceden sonra kalkması sabah 10’u bulmuştu. Yataktan kalktı, camı açtı, derin bir nefes çekti içine. Serin ama üşütmeyen, yosun kokan hava ciğerlerine doldu. Bir kez daha, birkez daha.. Yıllardır süren öksürük kesilmişti! İçeriden kadın seslendi:

“Hayatım, kahvaltı hazır, hadi gel...”

“Geliyorum canım..”

Tam içeri giriyordu ki gözü, akşam o heyecanla dışarı attıkları Boncuk’a takıldı.

O an kafasına dank etti: Babasında da kedi allerjisi vardı...

Pazartesi, Mayıs 26, 2025

GÜLE GÜLE İLHAN ŞEŞEN




"Değişir düzenin herşeye rağmen

Bir rüzgâr eser de dağılır gidersin

Bir kuru yaprak gibisindir artık

Nereye eserse oraya gidersin..."


Bugün (26.05.2025, Pazartesi) kaybettiğimiz İlhan Şeşen'in ve Gündoğarken'in en sevdiğim şarkılarından biridir "Herşeye Rağmen..."

İlhan Şeşen ve Gündoğarken şarkıları hayatımın fon müziklerinin en sevdiklerimdendir.  

Günler günleri kovalıyor, zaman hızla akıp geçiyor. Hayat gailesi içinde zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Çoğu zaman akan zamanı mevsimlerin geliş gidişlerinden takip ediyoruz;

    "Cemreler düştü, kışı bitirdik artık, önümüz yaz..."

    "Havalar artık daha geç kararıyor. Baksana, saat 7,5 oldu hala hava aydınlık..."

    "Yaz gibisi var mı be! Çek altına şortunu, tiril tiril bir gömlek.. İn sahile, salın bir oraya bir buraya.."

Benim için iki mevsim var: Yaz ve kış.. Baharlar ya yaz başlangıcıdır ya da yaz sonu.. Yazın bittiğini üşütüp hasta olduğunda kabullenirim. Çünkü halen dışarıya tişörtle çıkıyor, şortumu katlayıp dolaba kaldırmamış ve kendimi kapalı yerlere kıstırmamışımdır.

Ama yine de içten içe bilirim yazın geçtiğini o günlerde.. Çünkü yapraklar sararır düşer. Önce üçer beşer sonra onar onar -ta ki ağaçlar çıplak kalana kadar. Her sene olduğu gibi o sene de hasta olacağımı bilirimi ama yine de kabullenmem yazın bittiğini: "Hem daha önümüzde pastırma yazı var!"

Ben ister kabul edeyim ister etmeyeyim. Dünya döner ve mevsimler geçer, yaz biter, kış gelir.

Ama elbette kışın da ardı yazdır hiç kuşkusuz. İşte o kışın ardına gelen yazlarda, olan dökülen yapraklara olmuştur. Bir mevsimlik ömürlerini tamamlamış, bulunduğu ortamı zenginleştirmek için toprağa düşmüşlerdir. Bir sonraki yapraklar daha kuvvetli salınacaktır dallarda. Çünkü hiçbirşey ölmez aslında doğada; herşey yaşar gider bir ormanda...

Günler geçer, haftalar, aylar, yıllar... Ömrümüz de yapraklar gibi baharı yaşar, yazı ve sonra sonbaharı... Yapraklar düşmeye başlar.. Aile büyükleri teker teker düşer dallarından.. Öğretmenlerimiz, sevdiğimiz sanatçılar, dostlarımız.. Sonbaharı iliklerimize kadar hissederiz böylesi zamanlarda.. 

Ta ki... 

Ta ki biz de daldan düşene kadar...

"Değişir düzenin herşeye rağmen

Bir rüzgâr eser de dağılır gidersin

Bir kuru yaprak gibisindir artık

Nereye eserse oraya gidersin..."




Salı, Şubat 08, 2022

MİZARU - KİKAZARU - İWAZARU




Bir varmış bir yokmuş

Evvel zaman içinde kalbur saman üstünde,

Dağların ardında, ormanların içinde uzak bir ülkede

Nehirlerle dost, böceklerle arkadaş

Bir halk yaşarmış.

Berberler keser, terziler diker

Kasaplar döver, manavlar severmiş.

 

Bu ülkenin bir de

Boyu 2 metre göbeği 3

Sakalı 3 metre bıyığı 2

Koca gözlü, patlak dudaklı

Güleryüzlü, parlak tenli bir

Kralı varmış.

Kralın etrafında da dalkavuklar, hokkabazlar,

Pembe yanaklı kızlar, yumurta gibi oğlanlar...

 

Kralın ise güvendiği,

Bir dediğini iki etmediği

Birbirinden akıllı danışmanlar:

 

Mizaru, Kikazaru, Iwazaru

 

Danışmanlar çarşı pazar gezerler, dert dinlerler,

Teker teker bulunur çareler,

Kral da memnun halk da

Öylece yaşayıp giderler.

 

Fakat dağların öte ardı karanlık,

Haset, kin, nefret ve kör bataklık.

Kör gözlü badem dudaklı

Yanık tenli koca kulaklı

Bin senenin şeytanı..

Tek derdi halkına eziyet.

Bağırır dururmuş sağa sola, ağzından ve burnundan ateş saça saça..

 

Günlerden bir gün bizim Mizaru Kikazaru ve Iwazaru

Gitmişler ormana çiçek böcek mantar toplamaya

Yürüye yürüye farketmeden girmişler

Kör şeytanın hükmettiği topraklara

Bulutlar kaplamış gökyüzünü bir anda

Saçlar dağınık, suratlar sarkık, avurtlar çökük

Binalar sarı, yapraklar sarı, havada kesif bir kükürt

Sokaklarda panolar, televizyonlarda programlar, radyolarda hep aynı

Kör gözlü badem dudaklı

Yanık tenli koca kulaklı

Bin senenin şeytanı..

Bağırıp duruyor durmadan,

Hiç ama hiç utanmadan..

 

Mizaru görmemek için gözlerini kapamış ama nafile..

Bağırtıları duymuş

 

Kikazaru duymamak için kulaklarını kapamış ama nafile...

Şeytanı görmüş

 

Iwazaru donmuş kalmış, hem görmüş hem duymuş

O da kimseye bahsetmemek için

 

Ağzını kapamış

 

Ülkelerine dönerlerken suları berrak bir nehrin kenarında,

Dalları efil efil bir söğütün hemen altında

Birbirlerine söz vermişler gördüklerini

Ve yaşadıklarını halklarına, krallarına anlatmayacaklarına

O günden beri ellerini çekmemişler

Mizaru gözlerinden

Kikazaru kulaklarından

Iwazaru ağzından..

 

Kıssadan hisse, hisseden kıssa,

Gökten üç ayva düşmüş,

Biri sana biri bana biri ona

Günün sonunda yemişiz ayvayı..

 

Tanrı herkesi

Kör gözlü badem dudaklı

Yanık tenli koca kulaklı

Bin senenin şeytanının ülkesinde yaşamaktan korusun!

 

Ramen!

Cuma, Temmuz 03, 2015

Kaybettiklerimizin Ardından...

Sevgili Dostum Mehmet'e
08.02.2010

Bazen siyah beyaz fotoğraflardaki renkli hayatını ararsın. Kaybettiğin sadece renkler değil, masumiyetindir de aynı zamanda. Kalbin halen çarpıyorsa derinlerde bir yerlerde, kendisini hatırlatmazsa sen nedense hiç oralı olmazsın.

Bazen bir koku çarpar yüreğine sokakta yürürken. Annenin kızarttığı patlıcandır, babanın ayıkladığı balıklar yahut babaannenin pişirdiği çörekler... İnsanın kalbi sızlar böyle günlerde...

Bazen bir şarkı çalınır kulağına. Delice dansettiğini hatırlarsın önce. Belki sarhoş olup bağıra çağıra küfrettiğin “o adam”a veya “o kız”a – henüz “o kadın” olmamıştır çünkü “O” –, belki hepbirlikte yenen bir aile yemeğinin ardından çalınan plaktır, belki de çalanın ta kendisi...

Bazen unutkanlıklar sarar bedenini. Nefes alamaz olur insan. Damarlarında kan yürümekte direnir. Kalbin, yağ bağlamışçasına zorlanır atmakta. Gözlerinde gözyaşların çoktan kurumuştur zaten. Artık saçların bile çıkmıyordur. “Tarak”, senin için odanı toplarken bulduğunda sevindiğin nostaljik bir eşyadır.

Bazen silkinir. Üzerindeki tozu silkeler, kalbinin yağlarını temizlersin. Bir kadeh şarap, belki eskilerden bir müzik. Sofrayı da donatırsın; ızgara balık, yanına yoğurtlu patlıcan. Yemek sonrasına da en sevdiğin çörekler...

Ama ne şarkı o eski şarkıdır, ne de şarap eskisi gibi sarhoş eder seni. Balıklar kokmuştur, patlıcanlar hormonlu, çörekler yavandır. Ve ne olduğunu bile anlamadan kalbin duruverir. Yaşlı ve yorgun kalbin tüm bunlara dayanamamıştır. Sen artık ölü bir adamsındır.

Ve zil çalar. Uyanırsın. Üzerini değiştirir, elini yüzünü yıkar, dişlerini fırçalar ve dışarı atarsın kendini. Yeni bir gün seni beklemektedir.


“Ne vardı ki bu kadar çok içecek?”

Çarşamba, Mayıs 27, 2015

Kuşlar Uçuyor...



Pat...

Pat pat...
Pat pat pat...

Endişeli bir merakla cenaze arabasının arkasına bakan 5 çift göz...

Arabaya tırmanan mı var, yoksa tabutunun üzerine koyduğumuz o her FB maçı izlerken üzerinden çıkarmadığı formasını mı almaya çalışıyorlar, diye endişe...

Pat pat pat pat pat.....

Yüzlerce değil, binlerce kişi arabanın arkasında yürüyor çiçekler atarak. Trafik kilitlenmiş, etrafta araba yok, yol insan seli... Şoför "Daha yavaş gidemem, araba stop edecek," diyor. Zaten araba da Levent Camii'nden Zincirlikuyu'ya neredeyse omuzlarda gidiyor..

Pat pat pat...

Anneler günü.. Herkes annesini ziyarete gidiyor. Ya elini öpmeye, ya mezarına çiçek bırakmaya. Hem annelerin hem de çiçekçilerin bayramı bugün. Anneler günü, babalar günü, öğretmenler günü, sevgililer günü... Zaten durup dururken birbirine çiçek alan latif insanlar da kalmadı ki artık...

Pat pat...

Mezarlık girişinde bir çingene, kovaları doldurmuş ağzına kadar çiçekle, annelerinin mezarlarını ziyarete gelen gözü yaşlı insanlara çiçek satıyor.

Zaten bir de babalar günü kalmış önünde... Sonrası yaz... Çiçek dayanmaz ki sıcaklarda.. Satacak ki evde bekleyen çocukların kursağı 3-5 lokma yemek görsün...

Kavrıyor koca kovadaki çiçekleri.. İçinde 5 çift nemli göz bulunan cenaze arabasına doğru fırlatıyor: "Nur içinde yat Zeki Baba...!"

Pat pat pat....

Bir anda çiçek bahçesi oluyor mezar. 

Pat pat...

Ve bir kuş kanat çırpıyor göğe doğru..

Pat pat pat pat pat...


Ne yaparsın, hayat...


Kuşlar

     Uçuyor...

          Geri kalan

               Yalnızlık...


Salı, Eylül 23, 2014

Atların Popoları ve Uzay Mekikleri...

ABD'nin uzaya gönderdiği uzay mekiğinin yakıt tanklarının genişliği 4 feet, 8.5 inçtir. (yaklaşık 1,5 m.) Uzay mühendisleri bu tankları genişletmek istemişler, ancak başaramamışlardır. Çünkü bu tanklar, fırlatma rampasına trenle gönderilmek zorundadır. Ve söz konusu tren yolu tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise

tren raylarının arasındaki genişlik olan 4 feet 8.5 inçten biraz fazladır.
Neden 4 feet, 8.5 inç? Çünkü vaktiyle tren rayları İngiltere'de böyle yapılmıştır ve ABD demiryolları İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir.

Peki neden İngilizler bu genişliği kullanmışlar ? Çünkü ilk tren raylarını yapanlar eski tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği tam olarak budur.


Tramvay rayları neden daha geniş değildir ? Çünkü bu ölçü vaktiyle at arabalarını yaparken kullanılan genişliktir.

* * *
Soru: At arabalarındaki tekerlekler arasında neden bu ölçü dikkate alınmış ? Çünkü çok eskiden beri İngiliz topraklarından gelip geçen araçlar bu ölçüyü ortaya çıkarmıştır. Arabalar için başka bir ölçü kullanıldığında tekerlekler engebeli arazi üzerinde kalmakta ve kısa sürede bozulmaktadır.

Bu eski yol izleri nasıl ortaya çıkmış ? derseniz...İngiltere'deki ilk uzun mesafeli yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaşçıları için açılmıştır.


Peki Romalılar'ın yol izleri neden bu ölçüdeymiş ?

Çünkü Roma İmparatorluğu'nun ilk savaşçılarının arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır. Ve iki atın poposunun genişliği 4 feet, 8.5 inçtir.

Sonuç olarak dünyadaki en gelişmiş ulaşım sisteminin füzelerinin dizaynı ikibin yıl önce yan yana getirilen iki atın popo genişliği ile belirlenmiştir.

Bu kuralı değiştirmek ise Ay'a giden, Mars'a gitme ve uzaya açılma planları yapan Amerikalı uzay aracı mühendislerinin bile harcı değildir.

Salı, Temmuz 22, 2014

Dostun İhaneti

Dostluk, arkadaşlık, kardeşlik üzerine kafa yormuşumdur. Ara sıra bu konuya kafa yoran insanlarla da konuşuruz. Çok şanslıyım ki çevremde "dostum" diyebileceğim kişiler var. MSGSÜ'den sevgili Gevher Gökçe Acar, uzun yıllardır benim de düşündüğüm ve fakat formülize edip bir türlü yazma fırsatı bulamadığım, her kelimesine katıldığım şu satırları yazmış geçenlerde;;
"Seni arkadan vurmayan, zor gününde yanında olan, "İmdat!" dediğinde herkesten önce koşan, gözün yaşarsa senden önce ağlayan değildir yalnızca dost. Bunlar arkadaşlığın gerekleri, dostluğun önkoşullarıdır olsa olsa..  Ben bunları can düşmanıma da yaptım. Beni sırtımdan bıçaklayan ve mutsuz gününde omuzumda ağlayan nicelerini bilirim.. Helâl ettim gitti.. 

Gerçek dost senin içini bilen, yüreğine kefil olandır. Seni yanlış anlamayan, iyi niyetle yaptığın şeyi kötü niyete yormaya meyilli olmayan, seni sürekli kendini açıklamak, anlatmak zorunda bırakmayan, kırk yıl sonra hâlâ kendini kanıtlamanı bekleyerek önüne atlaman gereken yeni yeni 'sevgi kanıtlama bariyerleri' koymayandır.

Gerçek dost alıngan, kırılgan bir tabiata sahip olsa bile, kimselere güvenemiyorsa bile sana güvenebilendir. Söylediğinde eylediğinde kinaye, taş, kötü niyet aramayan; aksine, sevginden emin olduğu için gerektiğinde kendi kırılganlığına bile set çekebilendir. Dostuma kırılır gibi olup onun adına kendi kendime mazeretler ürettiğim, yaptığını yüzüne bile vurmadan kendime unutturduğum çoktur benim. Çünkü dost beni bile isteye kırmayandır, bilirim.. 

Dost kırılsa da en azından bunu yüzüne açıkça söyleyebilendir. Seni görmezden gelerek susturmayan, kendini sana ulaşılmaz kılmayan, sorunu cevapsız, merakını karşılıksız bırakmayan... Çünkü dost candır ve can olduğunu bilendir. Seni ölüme terk etmek istemiyorsa tenden ayrılmaz; ayrılırsa dost olmaz..

Dost hesap sormaz, çetele tutmaz, maddi-manevi verdiklerinden pişmanlık duymaz.

Sürekli seni yanlış anlayandan, dostluğa ihanet etmekle suçlayandan dost olmaz.

İnsana ihanet arkadan bıçaklamaksa, dosta ihanet sürekli elinde bıçak aramaktır. Dost elinde bıçak görse sana arkasını tereddüt etmeden dönen, o ara sırtına bıçak yese bile "o yapmamıştır" diyebilendir. Çünkü o kimseyi sırtından bıçaklamayacağından emindir ve bıçağı olsa olsa onu korumak için kullanacağını bilir.. 

Dostun ihaneti güvensizliktir.."
Dostu çağırmazsınız. İhtiyacınızı söylemez, birşey istemezsiniz. Hani insan düşerken savrulur ya eli gayr-ı ihtiyari, bir yeri tutmak istercesine... Dostun eli tam da o anda, oradadır işte...

Tüm gerçek dostlarıma sevgim ile....

Çarşamba, Mayıs 28, 2014

Farketmeden Yitirdiklerimiz...

Farketmeden ne de çok şey yitiriyoruz...

İlk bu bahar farkına vardım.

Bizim ev Feneryolu'nda. Kuyubaşı otobüs durağından 2 numaraya biniyorum her sabah ve Altunizade'deki işyerime gidiyorum. Otobüs Kadıköy Belediyesi'nin oradan köprü yoluna giriyor, Altunizade sapağından çıkıyor. yol açıksa 6-7 dakikalık, tıkalı ise yarım saatlik yol.

Kilim desenli çiçek panoları
Bir sabah yine otobüse bindim, şansıma cam kenarında yer de buldum. Trafik ağır da olsa akıyor, tıkalı değil en azından. Camdan dışarıyı seyrediyorum. Belediye'nin Park ve Bahçeler Müdrülüğü arı gibi çalışıyor. Toprakları kazdılar, sulama boruları döşediler, çimenler döşerdiler, renkli renkli çiçeklerle çeşitli şekiller yaptılar. Muazzam bir peysaj çalışması. Duvarlara asılan saksılar falan. Üst düzey bir görmemişlik...! Bir yandan da kendi kendime söyleniyorum; "Adamlar çalışsalar kabahat, çalışmasalar kabahat. Fazla bile bize. İnceliği biz Çelik Gülersoy ile defnettik."

Sonra bir anda kafama dank etti. Küçükken baharın geldiğini bu otoyol kenarı otluklarında açan papatyalardan anlardım. Havaların güzelleşmesiyle birlikte papatyalar pıtırak gibi açardı bu bayırlarda çünkü. Papatya özgür bir çiçektir; dikilmez, zamanı geldiğinde ve istediğinde açar. Yeşil, tekdüze otlaklarda beyaz-sarı renkleriyle gülümseyiverir insana. Bahar güneşi insanın derisini ısıtırken papatyalar da kalbini ısıtır: "Her kışın bir sonu vardır; bak papatyalar bile açtı...!"

Şimdi bu üzerinde düşünülmüş, uğraşılmış, para yatırılmış ve "yapılmış" çimenliklerde papatya açmıyor. Güneş yine tenimi ısıtıyor, ama artık kalbim soğuk.

Kadıköy'ün en işlek yeri neresi, derseniz, çoğunluk Kadıköy Çarşı diyecektir. Son yıllarda açılan meyhanemsi yerlerle asıl işlevi biraz bozulsa da yine de turşucusuyla, kasabıyla, mezecisiyle, balıkçılarıyla eski havasını korumayı başarabilmiş bir yer.

Bir Kadıköylü'nün çarşıda uğramadan geçmeyeceği 3-5 yerden biri de Beyaz Fırın'dır. Hatta eskiler "Bulgar'ın Fırını" der hala oraya. Sabah inmişseniz çarşıya poğaça, börek, vs yersiniz. Daha geç bir saat ise bir limonata içersiniz. Belki ağzınızı tatlandırmak için tulumba tatlısı söylersiniz. Ama illa ki bir girersiniz içeri. İçeri girersiniz, güleryüzlü çalışanlarla selamlaşırsınız, istediğiniz şeyi söylersiniz. Mekânın tam ortasında ayakta birşeyler yemek için bir set vardır. O sette yersiniz yiyeceğinizi, ayaküstü. Sonra iki kasadan birine gidersiniz, kasadaki görevli "ne vardı sizin?" der. Söylersiniz: "İki poğaça bir limonata." Parasını öder çıkarsınız. Kimse sizi takip etmez ne yediğinizi ne içtiğinizi. Oraya gelen kimse de eksik söylemez yediği içtiğinden. En fazla dersiniz ki, "ya, param çıkışmadı, sonra vereyim." Birkaç defa bana da oldu. Yanıma para almamışım veya alışveriş yapmışım, üzerimdeki param bitmiş; sonradan farkettim. Yanınızda paranız olup olmadığını düşünmezsiniz Beyaz Fırın'a girerken çünkü. "Önemli dğeil, helâl olsun," der kasadaki. Sonra götüreceğinizi bilir çünkü parayı. Götürmeseniz de, bir limonata için kırmaz sizi, utandırmaz. Ne de olsa orada büyümüşsünüzdür.

Beyaz Fırın, Kadıköy

Geçenlerde Kadıköy'e indim haftaiçi bir sabah. Beyaz Fırın'a uğradım. Poğaça ve limonata söyledim. Tepsiye koydular, bir de adisyon fişi iliştirdiler tabağın kenarına. 5,5 TL tutuyormuş. Dikkat ettim, siparişi teslim eden basıyor fişi, koyuyor yanına. İçim titredi. Bizi biz yapan detaylardan birini daha kaybettik. Artık orası da bir pastane, bizler de müşterileriyiz. Bastır parayı, al poğaçayı...

2 yaşımdan 15 yaşıma kadar Kızıltoprak'ta İstasyon Caddesi'nde bir apartmanda yaşadık. Ne de güzel apartmandı. Her katta iki daire vardı. Biz en üst katta otururduk. Karşımızda Leman Hanım teyzeler vardı. Kapılarımız sürekli açık dururdu. Okuldan geldiğimde eğer annem gelmemişse onlara giderdim. En alt katımızda Fatma Hanım teyze ile İbrahim amca otururlardı. Bahçede oyun oynayan çocuklar olarak balkon demirine tırmanıp seslenirdik: "Fatmaanım teyzeee...! Su verir misiiin...?" Hemen doldururdu bardakları. Bazen de seslenirdi: "Çocuklar, kurabiye yaptım, gelin bakalım..!" O kurabiyelerin tadını hâlâ unutamam. Gidilir gelinirdi, insanlar birarada yaşardı. Arada sırada anlaşmazlıklar olsa da hiçkimse bir diğerinin kalbini kırmamaya çalışırdı. Kırmazdı da.

Yıkılan sadece binalar mı?
Binalar yıkılıyor İstanbul'da. Yıkılan sadece binalar değil; mahalleler yıkılıyor, yaşam şekilleri yıkılıyor. Kent Apartmanı da yıkılanlar arasında. Ne yapalım, biz otururken bile eski bir evdi. Her ne kadar yıkılırken gördüğümde üzülsem de, yenilenmesi kaçınılmazdı artık. Asıl içimi acıtan şey, onlarca yıldır birarada oturmuş, birbirlerinin sofrasında yemiş içmiş, apartman çocuklarının üstünde herkesin emeği olan insanların, yenileme esnasında "benim dairem şu katta olacak, benim dairem şu tarafa bakacak, senin dairen benimkinden daha güzel olacak," şeklinde tartışmaları ve artık birbirlerinin yüzüne bile bakmayacak duruma gelmeleri. "Haram olsun yıllarca soframızda yediğiniz yemekler...!" cümlesi, içten içe çürüdüğümüzün ispatı değilse nedir?

Değişim kaçınılmaz; bunu biliyorum ve kabul ediyorum. Kabul etmesem ne olacak ki hem! Ama değişim olumlu yöne olursa bir anlam kazanıyor ve mutluluk getiriyor. Elimizdeki güzel şeyleri yitirmek ve yerine daha güzelini koyamamak acıtıyor içimi. Hem de çok. Bu yaşananlar başkalarına da garip geliyor mu, yoksa sürekli söylenen ve "Aaah ah! Nerede o eski günler...!" diyen bir ihtiyara mı dönüşüyorum, bilemiyorum. Bildiğim tek şey var ki; o da tanımlayamadığım birşeylerin elimden yitip gittiği...

Pazartesi, Aralık 10, 2012

... ve İnci de Gitti...


07.12.2012...

Büyük küçük hepimizin anılarında büyük yer tutan İnci Pastanesi de çarkın dişlileri arasında hoyratça parçalandı gitti. Yitirilen sadece lezzetli profiteroller değildi, anılarımızdı, değerlerimizdi ve geleceğimizdi.


Şimdi sadece ağlıyoruz...

Duygularımı sevgili arkadaşım Serra Ceylan'dan daha iyi anlatamayacağım sanırım;

"Ve İnci Pastanesi kapandı. Duyduğumdan beri hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Bir an geliyor sakinleşiyorum, ardından yine gözyaşları...

İnci... Babam ne çok severdi profiterolünü. On sekiz sene evvel kaybettiğim babam... İlginç adandı, ne zaman Beyoğlu'na gitsek mutlaka İnci'ye uğrardık. O aç karnına yerdi; tatlı yemekten sonra yenir ya hani... O tam tersini yapardı İnci'de, önce tatlı, ardından yemek. Babam, babacığım...

Neval, Perihan, Ayşe... Üniversitenin ilk senesinde her gün giderdik, hatırlar mısınız?

Tolga, hep paylaşmayı isterdin bir tabağı, hep bir tabağı kendim yemek isterdim. İyi ki kendim yemişim...

Kapısından girdiğim anda "Ooo prenses gelmiş!" diye karşılayan garson abi... Birlikte çocuğunun resimlerine baktığım kasiyer arkadaşım, arkadaşlarım, çocukluğum, aşklarım, gençliğim... Ben...

Ne kadar acı, insanı hatıralarından, şehrinden, çocukluğundan, babasından kopartmak...


Asıl şimdi başlıyor her şey:

Kimler girecek o alışveriş merkezinin kapısından, hangi markalar o dükkanlarda yerini alacak, kimler alışveriş yapacak o markalardan...

Sahip çıkabilecek miyiz gelecekte de şu anki duruşumuza? Boykot edebilecek miyiz o alışveriş merkezinde dükkan kiralayan markaları? Van'da, Londra'da bile olsak alışveriş yapmamayı başarabilecek miyiz orada dükkan kiralayan markalardan?

Yoksa unutacak mıyız her zamanki gibi?

Yapılanları olduğu gibi kabul edip çarkın dişleri arasında ezilmeye devam mı edeceğiz?

Taa ki tüm hatıralarımızdan soyunup, şehrimizde tutunabileceğimiz en küçük şey kalmayana kadar...

Bize dair,sevgiye dair, İstanbul'a dair..."

Salı, Ocak 17, 2012

Kahrolsun Rumlar / Kahrolsun Türkler

13. Cuma uğursuz, derlerdi de inanmazdım.

13 Oca 2012 Cuma günü, iki büyük değeri kaybettik.

Biri Türk futbolunun “ordinaryüs”ü Lefter, diğeri Kıbrıs Türkü’nün babası Rauf Denktaş.

“Lefter,” raikp takım taraftarlarını birlikte oturarak maç izleyebildiği, birbirlerine tatlı tatlı takılıp kızdırsalar bile döner bıçakları ile saldırmadığı, sporuN “spor” olduğu yılların bir temsilcisiydi adeta. O’’nun ismini duyan herkes, Fenerli’sinden Galatasaraylı’sına, Beşiktaşlı’sından Trabzonlu’suna, herkes ama herkes saygı ile ayağa kalkar ceketinin düğmelerini ilikler. Bu sadece iyi futbol oynamakla değil, “adam olmak” ile ilgili birşeydir. “Faşist halk” damgası vurulmaya çalışılan Türk halkı, Büyükadalı bir Rum’u baştacı etmiş, milli takıma kaptan yapmıştır.

Denktaş ise, Kıbrıs adasının Yunanistan ile birleşmesi anlamına gelecek enosise karşı çıkmış, gerektiğinde fikrî mücadeleye girmiş, gerektiğinde silahlı örgütlenme yapmış, tutuklanmış, çeşitli acılar çekmiş,  tüm yaşamını Kıbrıs Türkü’nün hayat hakkı için harcamış ve son nefesinde bile halkını düşünen bir liderdir. Son yıllarda işleri yokuşa sürmek ve çözüm yollarını tıkamakla suçlanmıştır. Özellikle Perihan Mağden’in terbiye sınırlarını zorlayan “Kıbrıs tıkacı, tonguç” nitelendirmeleri halen hafızalardadır. Kendisini çözümü tıkamakla ve işleri yokuşa sürmekle suçlayanların yönettiği ve desteklediği dış politikanın ne derece “çözüm” getirdiği ise apaçık ortadadır. Bu kişilerin 1.Dünya Savaşı yıllarındaki İstanbul saray siyasetçilerinden ve basınından hiç ama hiç farkı yoktur. Denktaş ise yaptığı onurlu mücadele ile her zaman hatırlanacaktır.

Tüm bunlara rağmen, Denktaş gerek dünya siyaset arenasında gerekse halk arasında sevimli kişiliği, kültür birikimi ve aydın duruşu ile çok sevilen biridir. Ölümünün ardından bu dava adamının aziz hatırası önünde tüm dünya saygı duruşunda durmaktadır.

Hayatını Rum’a karşı Kıbrıs Türk’ünün haklarını gerekirse silah ile savunan Denktaş ile bu mücadelenin sürdüğü yıllarda milli takım kaptanı bile yapılacak kadar çok sevilen İstanbul Rum’u Lefter, ölüme aynı gün, elele giderek yaşamlarıyla olduğu kadar ölümleriyle de çok büyük bir ibret vesikası oluşturmuşlardır.

Bugün tüm Türkiye ve dünya Lefter ve Denktaş için ortaklaşa ağlıyor ve ortaklaşa saygı duyuyor ise, bundan çıkarılacak çok ama çok büyük bir ders vardır.

Tabii anlayana...

Pazartesi, Ocak 02, 2012

Aynaya Bakma Erdemi


Dünyada bulunabilen ve ayna işlevi ile kullanılan ilk obje, Çatalhöyük’te bulunan ve M.Ö. 7000’li yıllara ait bir cilalı taştır. 



“Ayna” mekanizmasında 3 farklı bölüm vardır. Gerçeğin olduğu sûretimiz, yani biz. Aynanın kendisi. Ve aynanın içinde, bakmakta olduğumuz “sîret”imiz. Biz ne isek aynanın içindeki sîretimiz de odur. Tabii bakmasını bilene.

Ayna lunaparklardaki gibi dev aynası veya cüce aynası olabilir. İnsandaki çeşitli hırs, ihtiras ve erdemsizlikler aynayı kirletmiş olabilir. Bunları temizlemeden tam ve doğru bir görüntü alamayız. Haydi aynayı temizledik diyelim. Eğer aynaya doğru bakmıyorsak, kendimizi arayıp bulmaya çalışmıyor, geçici hırs ve arzular peşinde koşuyorsak, gönül aynamıza ulaşmamız ve sîretimizi görmemiz mümkün olamayacaktır. Diyelim ki ayna temiz ve tam aynanın önündeyiz. Eğer ayna ile aramızda bir perde varsa, yani toleranssızlık, egoizm, bâtıla sapma, müsamahasızlık gibi kalın bir perde inmişse aramıza, yine sîretimizi göremeyiz. Sîretimize ancak ve ancak tüm bu engelleri kaldırdıktan sonra ulaşabiliriz.

Zannediyoruz... Yine bitmedi...

Işıksız bir odanın dört duvarını da ayna ile kaplasanız, yine bir şey göremezsiniz. Ayna mekanizmasının çalışması için ışığa ihtiyacınız vardır. Banyonuzdaki aynada bedeninizi görebilmek için ışığa, gönlünüzdeki aynada hakîkati görebilmek için nûra.

Allah kimseyi nûrsuz bırakmasın...

Cuma, Kasım 11, 2011

Siyah ve Beyaz: Hayat ve Ölüm

Hayat ve ölüm; siyah ve beyaz gibi birbirinden ayrı gibi duruyor, değil mi? Halbuki bir satranç tahtası misâli siyah ve beyaz kareler yanyana: hayat ve ölüm..!

Yakınlarımızdan veya dostlarımızdan birini kaybettiğimizde ciddi anlamda üzülürüz. Hele ki kaybedilen bir aile büyüğü ise söz biter, geriye gözyaşı ve hıçkırıklar kalır. Eğer sevdiğiniz bir dostunuz, yakınınız ailesinden birini kaybetmişse diyecek söz bulamaz, sadece sıkı sıkı sarılır ve yasına ortak olmaya, gözyaşlarını omzumuzda silmeye çalışırız.

Mantık ile kalp farklı konuşur bu anlarda. Teselli edecek mantıklı birçok söz bulunabilir elbette;
- Niçin üzülüyoruz ki ölüme, herkesin öleceğini biliyoruz nasıl olsa, ha 3 sene sonra ha 5 sene önce? (Üzüldüğümüz nokta kişinin ölmesi değildir sanki; yaşayamadığımız yıllar, yiyemediğimiz yemekler, atamadığımız kahkahalardır aslında.)
- Hem, doğa kanunu bu, Allah evlat acısı göstermesin, Allah sıralı ölüm versin. (Doğru söze ne denir?)
- Zaten çok yaşlıydı. / Güzel yaşadı. / Ne güzel öldü, çekmedi. (Hastalık, yaşlılık, vs sebepler ile vefat edenler için oldukça mantıklı bir teselli aslında. Ama, Allah aşkına, "güzel öldü" de nasıl bir sözdür yahu?)
Bu tür mantıklı önermeler doğru olsalar bile, kalbi yanan biri için bir şey ifade etmeyecek, kalp ile mantık arasındaki savaşta hatra gelebilecek cümleler olarak savrulacaktır.

Doğumda ise herşey tozpembe görünür. Yepyeni bir hayat başlamıştır. Ölümün tersine, doğan kişi ağlamaktadır, çevresi ise gülmektedir. Hayat pahalılığı bitmiştir, ödenecek kira düşünülmez, faturalar bir şekilde ödenir. Aslında tam bir tezattır bu. Ölen kişi ile birçok şey yaşanmıştır. Tüm bu hayat paylaşımının ardından belki de mutlu olmak gerekir, "ne de çok şey yaşadık," diye. Halbuki yeni doğan biri ile henüz bir yaşanmışlık yoktur, gelecekte neler olacağı belli değildir. Sevinç, gelecek ile ilgili umutlardadır aslında.

Belki de ölen kişinin ardından üzüntümüz o kişi ile ilgili bir umut kalmadığındandır, zira kişi hayatta olsa da olmasa da geçmiş artık yaşanmıştır. Doğan kişi için sevinmemizin sırrı ise belki de kendisi ile ilgili umutlarımızda saklıdır

Bana tüm bunları düşündürten geçtiğimiz hafta içinde aldığım iki ayrı haber oldu. Aynı gün içinde, 2-3 saat ara ile çok sevdiğim bir yakınımın babasının kaybı ile yine çok sevdiğim bir arkadaşımın bebeğinin olduğunu öğrendim.

Aynen satranç tahtası gibi, ne hep beyaz, ne hep siyah. Birlikte, içiçe.

Bu arada, arkadaşım minik kızının ismini "Işık" koymuş. :-)

Hayat çok tuhaf..!

Perşembe, Ağustos 25, 2011

Fuat Niksarlı: Işık Taşıyan Eller

Fuat Niksarlı...

Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi'nin ilk müzik öğretmeni...

Okul marşımızın bestecisi...

Henüz yeni kurulmakta olan okulumuzda "Ama hocam.."lara aldırmayarak, gereğinde kavga ederek piyano aldıran, org aldıran, müzik odası yaptıran, koro kurup konserler veren, aramızdaki cevherleri keşfederek daha sonraki başarılarımıza yol açan öğretmenimiz...

Mezuniyetimin ve Fuat Bey'in emekliliğinin üzerinden 20 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra bir gün karşıma Facebook'ta çıktı. O kadar mutlu oldum ki. Hemen bir arkadaşlık isteği gönderdim ve duvarına birşeyler yazdım. Sağolsun o da bana güzel şeyler yazmış. Torunları, dedeleri adına bir hesap açmış, resim koymuşlar ve öğrencilerini bulmasını sağlamışlar. Ne mutlu böyle torunlara sahip dedeye.

Arkadaşlık onayımızdan bir süre sonra "nasılsınız hocam?" mealinde bir mesaj attım kendisine. Her halde sürekli girmediğinden olsa gerek, uzunca bir süre sonra bir mesaj geldi kendisinden.;

"sevgili Başar seni bu kadar ihmal edişime sakın başka anlam verme..." 
Okuduklarıma inanamadım. 20 yıldır arayıp sormadığım, neredeyse elinde büyüdüğüm diyebileceğim bir öğretmenimden bunları okumak gerçekten de heyecanlandırdı beni. Nezakete bakar mısınız? Bir süre cevap yazamadığı için üzülmüş ve farklı anlam çıkarmamdan korkmuş...

Hemen telefonunu buldum ve telefon ettim. Uzunca bir süre konuştuk. Daha doğrusu daha çok Fuat Bey konuştu, zira sesini duyduğum andan itibaren sanki bir ceviz yutmuş gibi birşey gelip takıldı boğazıma, kelimeler aklımdan uçtu, gözlerimdeki yaşlar düşmemek için kirpiklerime sarıldılar.

Yaklaşık 6 ay kadar önce gözleri ile ilgili bir problem olmuş "Sarı Nokta" hastalığı diyorlarmış. Bir gözü tamamen görme yetisini kaybetmiş, diğer gözünde ise görme azalması varmış. Tedaviye devam ediyormuş. 
"Olsun be Başar, gönül gözüm yeter bana, piyanoyu da zaten notalara bakmadan, ezbere çalıyorum," diyecek kadar hayata bağlı öğretmenim benim..! 
Tarih öğretmenimiz Gülmeral Hanım ile Fuat Bey hakkında bir projeden bahsetmiştik. Uzun uzun konuşmuş, Eylül ayı gibi hayata geçirme yollarını aramak için sözleşmiştik.

Hayatta hiçbir şeyi ertelemeyeceksiniz. "Nasıl olsa...." cümlesidir bazı şeyleri elimizden kaçırmamıza sebep. Su aktığı yolu buluyor, hayat hergün yepyeni denizlere yelken açıyor; kimisi dalgalı denizlere kimisi sakin limanlara doğru...

Fuat öğretmenim de sakin bir limana doğru demir almış. İstanbul'u terkedip İzmit, Körfez'e taşınıyormuş.
"Gözümdeki problem nedeni ile artık özel derslere gidemiyorum. Araba da kullanamıyorum. İzmit'ten güzel bir ev aldım. İstanbul'un karmaşasından kaçıyorum. Havası temiz. Hem, ne yapar İstanbul'da yalnız başına bir yaşlı adam?"
Tek başına yaşlı bir adam...

Elinizi öpmekte o kadar geç kaldık ki...

Fuat Bey, çocuk ruhundan anlayan, "sulu" olmadan da espri sahibi olunaabileceğini gösteren, öğrencilerin yakın olabildiği ama saygı sınırını da aşamadığı bir öğretmenimizdi. Öğrenciler genelde haklı veya haksız öğretmenleri hakkında olumlu veya olumsuz şeyler konuşurlar. Ben bugüne kadar Fuat Bey hakkında olumsuz konuşan birine rastlamadım.

Sevgili okul arkadaşlarım, sevgili kardeşlerim,

Aslında hiçbir şey için geç değildir.

Hayatını öğretmenliğe, öğrencilerine adamış, türünün son örneklerinden Fuat öğretmeni arayınız. Hatrını sorunuz. O kadar mutlu, o kadar mutlu olacaktır ki..

Sadece Fuat Bey'i de değil. Sevdiğiniz, unutamadığınız, sizde iz bırakan öğretmenlerinizi arayınız. Önünüzde bambaşka bir pencere açıldığını göreceksiniz. 

Ne olur.. Daha fazla geç olmadan, pişmanlıklar yaşamadan yapın.

Hemen, şimdi...

Çarşamba, Temmuz 06, 2011

Do you know Turkish?

Babam Kıbrıs doğumlu. Kıbrıs Cumhuriyeti öncesi, Kıbrıs henüz bir İngiliz toprağı iken doğduğu için İngiliz vatandaşı. Dolayısı ile benim de İngiltere uyruğum var. Bundan dolayı ben üniversiteye "ÖYS" ile değil, YÖS ile (Yabancı Öğrenci Sınavı) ile girdim.

YÖS sınavı iki bölümden oluşuyor; ne kadar Türkçe bildiğinizi ölçen bir test ve bilginizi ölçen, fizik, kimya, biyoloji, coğrafya, genel yetenek, vs.'den oluşan bir test. Türkçe testinin herhangi bir puan değeri yok ve amacı sınava giren adayın ne kadar Türkçe bildiğini ölçmek. Eğer Türkçe testinde başarısız olursanız 1 yıl boyunca TÖMER'e devam edip sertifika almanız gerekiyor. Eh, doğma büyüme Türkiye'de olduğum, Türkiye'de oturduğum, dahası esasen Türk olduğum için yaklaşık 12-13 dakikada testi cevapladım tabii ve sonuçta da tam puan aldım.

Diğer testten yaptıklarım ile Marmara Üniversitesi'nde İngilizce eğitim yapan Uluslararası İlişkiler bölümüne girdim. Gerçekten de isteyerek yazdığım ve okumaktan da büyük keyif duyduğum bir bölümdü. İlk yıl bölüm derslerimizle birlikte her üniversitede mecbur olan Türkçe ve Atatürk İlkeleri derslerini de aldım ve onlardan da güzel puanlar alarak geçtim.

Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğim yılın Eylül ayında, kayıt yenilemelerine kısa bir süre kalmışken eve bir mektup geldi. Mektup "M.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü" gibi tumturaklı bir yerden geliyordu. Açıp okuduğumda az kalsın küçük dilimi yutuyordum;

" Yapılan sınavda Türkçe bilginizin eğitiminizi sürdürmek için yeterli olmadığı anlaşılmış olduğundan haftada 8 saat (Cumartesi 4 saat Pazar 4 saat olmak üzere) temel Türkçe eğitimi almanız uygun görülmüş olup en kısa sürede merkezimize başvurmanız....." 
Yahu, ben YÖS sınavında tam puan almışım, ilk yıl okumuşum, Türkçe ve Atatürk ilkeleri derslerinden geçmişim, dahası okumakta olduğum bölüm İngilizce, ne Türkçe dersi? Hem de haftasonları, 4'er saat...!

Kalktım "M.Ü.Türkiyat Araştırmaları Merkezi"ne gittim. Okullar henüz açılmadığından bir sekreter hanım var masada, elinde yarılanmış bir çay ve o çaya batırılmak sureti ile yenmeyi bekleyen üç-beş bisküvi. 

"Merhaba," dedim, "beni çağırmışsınız?"

"Ben mi?" dedi.

"Bilmiyorum, herhalde mektubun pulunu siz yalamışsınızdır ama, içerikte merkezin çağırdığı yazıyor," dedim.

Sekreter hanım otura otura sıkılmış olacak ki "seni hınzır şey" bakışı ile "çattık" bakışı arasında bir ifade ile sordu; "Niye çağırmışız ki?"

"Türkçem yetersizmiş, Türkçe öğretecekmişsiniz bana," dedim.

Bakış bir anda "nasıl yapmışız bu hatayı" ile ""iyi ki yapmışız bu hatayı" arasında dalgalanan "nasıl yapsak da çözsek" bakışına döndü.

"Ama siz Türçe biliyorsunuuuz? Ne de güzel öğrenmişsiniz canım..!"

Bu sefer bakma sırası bendeydi: "Tanrım! Tüm salaklar da beni mi bulur?"

"Evet," dedim "biliyorum. İsterseniz geleyim ama, Türkçe öğrenmek için gelmem biraz tuhaf kaçar. Öğrencilerle konuşayım, pratik olur."

"Ay ne iyi olur vallahi," dedi.

Hey Allahım yarabbim! Sen ne latife yaparsın! Al başına belayı!

"Peki," dedim, "gelirim ama, şu benim öğrencilik işini bir halletsek. Hayır, öğrenci statüsünde gelip pratik yaparsam bir tuhaf kaçar da. Sınava falan girmem."

O zaman sekreter hanım daktilosuna kapandı, birşeyler tıkırdadı. Bana da bisküvisinden ikram etti ve çayına batırabileceğimi belirtti. Nazik bir şekilde "bir dahaki sefere inşallah," diye savuşturdum. Sonuçta yapılan değerlendirmede Türkçe bildiğimin anlaşıldığı ve kursa gerek olmadığına dair bir rapor çıktı ve "yetkili" kişi tarafından imzalandı. (En azından imzalandığı sanılacak şekilde karalandı.) Ve ben bu saçmalıktan kurtuldum.

Merak etmişsinizdir, hoca olarak gittim mi diye?

Sanıyorum sekreter hanım halen bana bisküvilerinden ayırmaya devam ediyordur.. :-)